İçerdekiler değil dışarıda kalanlar kader mahkumu

İçerdekiler değil dışarıda kalanlar kader mahkumu
17 Ocak 2016, 09:58

Turgay Tanülkü "Hayatım roman olur" dese kimse gıkını çıkaramaz. 62 yaşındaki oyuncu, 18 yaşında girdiği cezaevinden 26 yaşında başka biri olarak çıkmış. Özgürlüğe ilk adımı atarken "Ben geri döneceğim buraya!" diye bir söz vermiş kendine. Dönmüş de... Elbette mahkum olarak değil. İşte Tanülkü'nün vefa dolu hikayesi

Bazı insanlar vardır yaşadıkları yüzlerine yansır. Turgay Tanülkü'nün yüzündeki her bir kırışıklık, her bir iz hayatına dokunduğu insanların hatırası gibi... O yüzden onun yüzünde bolca hüzün var. Çünkü hayatına dokunduğu insanlar kader mahkumları... Turgay Tanülkü, 62 yaşında ömrünü cezaevlerinde mahkumları tiyatroyla buluşturmaya adamış bir oyuncu... Çoğu insanın Kurtlar Vadisi, son olarak da Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz dizisinde Şahinağa olarak tanıdığı Tanülkü'nün hikayesi dizi olacak kadar çarpıcı... Yıllarca yattığı cezaevinden çıktığında oraya bir daha dönmemek üzere değil, "Kesinlikle tekrar döneceğim" diyerek söz veren bir isim o. Dönmek ve mahkumlara bir tiyatro oyunu yoluyla 'umut' olmak için ömrünü bu işe adadı. 1981'den beri girip çıkmadığı cezaevi kalmadı. Üstelik o sadece mahkumların değil, onların çocuklarının da hayatlarına umut olmuş. 14'ünü cezaevinden aldığı 23 evladı var. Ve o evlatlardan çoğu üniversiteyi onun sayesinde bitirip hayata atıldı. Hatta içlerinden biri, hukuk okuyup savcı oldu!

- Cezaevine girişinizle başlıyor hikayeniz. En başından anlatır mısınız?
- 1970 döneminde Ulucanlar Cezaevi'nde siyasi nedenlerle hapis yattım, 18 yaşımdaydım. Ve uzun dönem işkence gördüm, çocuğum olamayacak kadar ağır işkence gördüm. Bizim hayatımız hep bir dram. Çok mutlu olan bir kesimden değilim. Röportajda duygusallaşırsam bağışlayın...

- Ne demek bağışlamak, bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim... Cezaevine girdiğinizde okuyor muydunuz?
- Ankara'da liseyi bitirmiştim, hukuk fakültesini kazanmıştım. Aynı zamanda da konservatuar sınavlarını da kazanmıştım. Tutuklandıktan sonra Ulucanlar Cezaevine gönderildim. O zamanlar Ulucanlar şimdiki statüsünden çok farklıydı... Cezaevine girdiğimde siyasi bir duruşum vardı. Bu duruş, nereden olursa olsun insanlara saygıyı beraberinde getiriyordu. Kendimi ve koğuştaki ağabeylerimi eğlendirebilmek için fıkraları oynuyordum koğuşun ortasında... Tiyatroyu küçük küçük koğuşa sokmuştum. Epey zaman böyle devam etti.

- Sadece eğlendirmek için miydi? Yoksa kabul görmek istediğiniz için mi bu yolu seçtiniz?
- O dönem şimdiki gibi üç öğün yemek verilen bir cezaevi değildi Ulucanlar... Koğuş ağası ya da parası olan bir şeyler alırsa, onları yiyorduk. Ben tiyatro yoluyla yarı profesyonel olmuştum. Onları güldürüyordum ve yemeğe hak kazanıyordum. O süreç epey sıkıntılıydı. Elektrik kesiliyordu cezaevinde, su zaten yoktu...

- Peki aileniz ne durumdaydı?
- Annemler beni Almanya'da biliyordu. Çünkü o zamanlar radyoda arananların listesi okunurdu, yakalandıktan sonra listeden ismin çıkardı. Ben yakalandığım için listede ismim yoktu. Onlara Almanya'da olduğumu söylemişlerdi. Haliyle benim hiç ziyaretçim gelmiyordu.

- Cezaevinde en duygusal şey ziyaretçi ağırlamak mıdır?
- Tabii... Bir gün koğuştan birinin ziyaretçisi geldi. El birliğiyle onu hazırladık, saçlarına limon sürdük, birisinden kazak gömlek aldık ve onu ziyaretçisinin karşısına öyle gönderdik. O sırada içimden dedim ki; "Bir aktör sahneye hazırlanıyor" (gözleri doluyor)... O zaman tiyatronun farkını içimde hissettim. Güleç yüzle ziyarete gidersin, bir oyun oynarsın seni görmeye gelenlere karşı... Şimdi de işimiz o değil mi? Belki içten içe kan ağlıyoruz ama yüzümüz gülüyor. Özellikle çocukların anne veya babalarını cezaevinde ziyaret etmesi beni çok etkiliyordu. Çığlıklarını hiç unutamam. Ben de işkence gördüm ama o çocukların çığlıkları en büyük işkenceydi. Çocuğumun olmayacağını biliyordum.

KİRALARINI ÖDÜYORDUM

- Bu çok yaraladı mı sizi?
- Kesinlikle. Çocukları kurtarmam gerekiyordu. Onlar için bir şeyler yapmam gerekiyordu. Yıllar sonra suçumun olmadığı anlaşıldı. 26 yaşımda çıktım cezaevinden. Tam sekiz güzel yılım gitmişti...

- Hayatınızın en güzel yılları hem de...
- Gayet tabii... Hayata 26 yaşımdan sonra tutunmaya çalıştım. Ama çıktığım gün kendime bir söz verdim; cezaevine tekrar gideceğim! 1981 yılında mahkumlarla gönüllü olarak tiyatro yapmaya başladım. Gönüllü olunca idarenin de işine geliyordu. Ders yapıyordum orada. Her gün gidiyordum cezaevine. Mahkumlardan bir grup oluşturdum, ilk oyunumuzu o zaman sahneye koyduk.

- O arada konservatuar eğitiminiz yarım kaldı değil mi?
- Hayır ben bitirdim konservatuvarı. Şöyle bir durum vardı; Yargıtay ve Danıştay çok hızlı çalışırdı ve öğrenci yanlısıydı. Cezaevindeyken okula gidip gelebiliyordum gardiyan eşliğinde. Konservatuvarla cezaevi arasında iki cadde vardı zaten. Gardiyan okula kadar getirip bırakıyordu beni, akşamüzeri de alıyordu. Okuldakiler zaman zaman şüpheleniyordu durumumdan çünkü bilmiyorlardı cezaevinde olduğumu... Herkes birbirinden korkuyordu, muhbirler, ajanlar vardı... Çok düzgün savcılar vardı; onlara zaman zaman zor durumda kaldığımı söylediğimde okulda kalmama izin verirlerdi. Bana güveniyorlardı. Bizim zamanımızda başefendi (başgardiyan) bile okuma yazma bilmezdi. Onların mektuplarını yazıyordum, ailelerini tanıyordum. Bana evlat gibi davranıyorlardı. Komposizyon dersi verdiğim savcı çocukları vardı. Bu nedenle beni sevmişlerdi ve toleranslıydılar.

- 1981'de tiyatro yapmaya başladığınızda neler yaşadınız?
- Mahkumlar oyun oynar, gala yapardım, onların aileleri izlemeye gelirdi. Çocuklar gelirdi babasını, annesini seyretmeye. Oyun biter, misafirler gider, o koca koca adamlar sahneden iner, ailesinin oturduğu koltukları koklardı (ağlıyor). Tiyatro bir insan kokusudur. Çocuğum olmadığını ve olmayacağını biliyorlardı. Eşim sağ olsun kader deyip kabullenmişti. 27 yıldır evliyim... Bu galalar ve oyunlar sayesinde mahkumların çocuklarıyla tanışmaya başladım.

- Onlar için özel bir yeriniz olmalı...
- Bu tür oyunlara Ulucanlar'a yakın aileler gelebiliyordu. Pazarda, sokakta beni görenler oluyordu, yolumu çevirip babalarını soruyorlardı. "Oooo seni gördüğüm iyi oldu, baban para verdi gel senin bir ihtiyacını giderelim" diye başladım onların hayatına temas etmeye... Oysa babasını nasıl hatırlayayım? Ülkemizin insanı çok onurlu ve gururlu... Çocukların mutluluklarını gördüğümde küçük küçük para vermekten ötesini yapmak istedim. Ailelerle konuşmaya başladım "Okutabilecek misiniz?" diye... Durumlarını anlatıyorlardı... Önce kendi evlerinde okutmaya başladım. Erzaklarını alıyordum, kiralarını ödüyordum. Tüm bunların altından kalkabilmek için tiyatro dışında iş yapmam gerekiyordu...

- Ne yaptınız?
- Naylon torba sattım... Ankara OSTİM'de bir çay ocağı açtım. Oradan gelenlerle çocuklara destek olmaya çalıştım. O zamanlar TRT'de Ferhunde Hanımlar dizisinde oynuyordum. O da bir yere kadar yetiyordu. Ama o para epey güçlendirmişti beni. Eşimle konuştum ve çocukları almaya karar verdik. Anne baba çaresiz kalınca çocuklar sokağa ve suça yöneliyor.

45 YAŞINDA OĞLUM VAR

- İlk aldığınız çocuk şimdi kaç yaşında?
- 45 yaşında oğlum var şimdi (gözleri gülüyor). Ali ama soyadını vermek istemiyorum çünkü bir yerde yönetici... Ali'yi okutuyordum ama evinde kalıyordu. Benim de aklım ondaydı çünkü Ali'nin babası cezaevindeydi. Ama şöyle bir durum var, babalar içerde olunca anneler çalışmıyorsa, çocuklar ne yapacak? Ya babasının suçuna iştirak ediyor ya da başka yollara... Mesela uyuşturucudan baba içeri girmiş, karşısındaki avukat öyle bir para istiyor ki; kadın kocasını kurtarabilmek için o işi yapmak zorunda kalıyor. Bir zincirin halkası bu iş.

- Haklısınız. Siz nasıl devam ettiniz yardıma?
- Kız çocuklarını aldıktan sonra işin rengi değişti. Hepsiyle gurur duyuyorum ama bir kızım var; Merve Sultan Elgün şimdi savcı oldu. İki çocuğum, sahneye koyduğum oyunda rol alıyor. Birisi sinema biri de tiyatro mezunu. Ben çok çocukluk yaşayamadım belki bunun da etkisi var. Ama cezaevinde parmaklıkların öbür tarafındaki çocukların, babalarına dokunamama isyanı... Babanın bunu görüp bacağına çimdik atıp, dik durup ağlamamaya çalışması... Sonra koğuşta isyan edip kafalarını duvarla vurmaları... Çok büyük dram vardır cezaevinde... Bunlar beni çok etkiledi. Bazı insanlar ceza alıyor ama dışarıda mağdur bıraktıkları insanlar da var. Aslında içeri girenden çok dışarıda kalan kader mahkumu.

KARIMA ANNELER GÜNÜNDE 23 DEMET ÇİÇEK GELİYOR

- Çocukları okutmaya başladığınızda ailelerinden alıyorsunuz. Nerede barınıyor bu çocuklar?
- Beş tane evimiz var. Buca'da, iki tane İstanbul'da, iki tane Ankara'da...

- Nasıl altından kalkıyorsunuz bu giderin?
- Çalışıyorum. Raci Şaşmaz da sağolsun. Bana dersen ki "Evin var mı?" Yok. Arabam var bir tane.

- Çok takdir edilecek birisiniz...
- Şükür. Şu anda 23 çocuğum var. 11'i üniversitede okuyor, ufaklarım var, ortaokul lise çağında... Uşak Eşme'de Düz köyünde daha ufaklar var, onlar da çoban çocuklarıyla birlikte toprağı bilerek büyüyor. Ben ilkokulda köy enstitüsü öğretmenlerinden ders aldım. Onlar bana ne gösterdiyse çocuklarıma onu gösteriyorum. Bu nedenle çocuklarımın hepsi tarlayı, ağacı, toprağı bilir. Onlara bir dilim ekmek ver, bağa bırak ne yiyeceklerini bulur.

- Evlerde kim duruyor bu çocukların başında?
- Küçüklerin başında bir dostumun eşi duruyor. Onun da çocukları ve torunları var. Büyükler kendilerine emanet. Zaten büyükler artık küçüklere sahip çıkıyor, yardımcı oluyor. Zincirleme devam ediyor bu durum. Üstelik her tür düşüncelerinde özgürler. Ben Galatasaray'ı tutuyorum diye onlar o takımı tutmak zorunda değil yani. Kızlarımdan biri kapanmak istedi ve kapandı. Hiçbir ayrımcılığımız yok. Felsefi olarak ayrı ayrı tabaklarda yemek yedirerek büyütmedi onları. Tek tas, herkesin ağız tadı ortak. Biz öyle büyüdük. O zaman ayrımcılıklar kalkıyor ortadan. Benim Facebook'um, benim sigaram yok bizde. Ortak bir hesabımız var, oraya benim çalıştığım param, çalışmaya başlayan çocuklarımın katkıları ve dışarıdan çok güvendiğimiz isimlerin katkıları yatar... İhtiyacı olan alır...

- Aileleri bu duruma nasıl yaklaşıyor?
- Ailelerin bazıları çocuklar mesleklerini eline alınca aramaya başladı. Bu çok acı. Özellikle kız çocuklarının ailelerinin "Ne yapıyorsun?" diye sorması lazımdı. Soranlar var da, çok az. İşe girince aramak olmaz, vicdan yapmak olmaz. Erkekler daha bireysel... Sokaktan aldığım çocuklar da oldu, tinere bağımlı olanlar... Onlar çok kavgacı ve sert oluyor. Çocuklarımdan biri devamlı karakolluk oluyor. Beyoğlu'nun arka sokaklarında yaşadım bir süre... O zamanlar almıştım onları. Karım da kendini bu işe adadı. Anneler gününde 23 tane çiçeği geliyor (gülüyor). Bu çocukların hiçbir beklentisi yok.

- Baba mı der hepsi size?
- Evet baba... Ağır bir laf! (gözleri doluyor).

BİR OYUNDA MEHMET ALİ AĞCA'YI OYNATTIM

- Dizide Şahin Ağa'sınız... Benziyorsunuz aslında karakterinize...
- Sağolsun Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener, Oktay Kaynarca... İyi insanlar onlar. İyi kalemler onlar, yazdıklarını sanki yaşamış gibi hissediyorum. Çünkü ben eski kabadayılarla cezaevinde yattım, çıktıktan sonra da bağlantı kurdum onlarla. Duruşları vardı adamların. Yılmaz Güney'in arkadaşları vardı Ankara Cezaevi'nde; Yusuf Koç, Kürt Ahmet lakablı Ahmet Turgut, Cesi Cemal, İskender Çolak, Dündar Kılıç... Bunların oturma, kalkma adapları vardı. Kabadayılık ahlakı vardı, mafya değil! Yılmaz Güney'in onlarla arkadaşlıkları vardı, onu çok severlerdi... Onları tanımak ve aynı yeri paylaşmak büyük katkıda bulundu. Cesi Cemal dizide beni izleyince "Aynısın oğlum" diyor... Bu kabadayılar fakirle uğraşmıyordu. Fakiri de kullanmıyordu işlerinde. Mafya garibanları kullanıyor, ona da eziyet veriyor... İstanbul'da görüyorsun "Ben mafyayım" diyor üç gün sonra da hapse giriyor.

- Bu isimlerin dışında tanıdığımız başka isimler de var mıydı?
- Mehmet Ali Ağca'yı oynattım Kartal Cezaevinde'yken. Milliyet gazetesi, "Abdi İpekçi'yi öldüren katil başrol oynuyor" diye yazdı. Bu eleştiriler acı geldi bana. Oysa benim derdim kişilerden ziyade cezaeviydi. Cezaevinde üç dakika bile başka dünyaya geçiş oraya hayat verir. Mahkumlara şunu söylerim; tiyatro karanlığın içindeki bir ışık kaynağı. Yeteneğin olsun olmasın gel. Burada tiyatro, edebiyat, şiir konuşacağız. Bunlarla uğraşırken günleri törpülüyorsun. İnsanı yakalamak önemli olan.

- Siz nasıl bir çocuktunuz?
- Çok atarlı büyüdüm ben çünkü babasız kalmıştım ve annemi korumak zorundaydım, hırçındım. Cezaevine girmeseydim farklı bir adam olabilirdim. Ama orada kendi dışımdaki insanları düşünmeyi öğrendim. Evde bir şeyin olmamasına isyan ettiğimizde babam derdi ki; "Dışarıya bakın, insanlar sokaklarda..." Babam şeker fabrikasında odacıydı, gurur duyduğum bir ailem var. Ayın birinde mandalina görürdük, o da iki tane üç tane... O pencereden dışarı bakınca bizden daha kötüleri oradaydı. Adam olmasaydım siz benimle röportaj yapmazdınız... Şükretmeyi bilmeliyiz.

- Çocuklarınız da sizinle gurur duyuyor olmalı...
- Savcı kızımı uğurladım dün; "Baba senin gücün bize geçti, çok güçlüyüz" dedi, gözyaşlarımı tutamadım. Anlatıyor bana savcılık anılarını; "İfade alıyorum, kendimi hatırlıyorum ve mahkum çocukluysa hakimle konuşuyorum, yasanın şu maddesi olamaz mı?" diye...

MAHKUMLARIN ANILARI ÇOCUKLARI OKUTACAK

- Son Kuşlar isimli bir oyun sahneliyorsunuz. Kaç cezaevinde oynadınız?
- Türkiye genelinde 60'dan fazla cezaevinde oynadık. 68 bine yakın mahkum izledi oyunumuzu. Bu umut! Ben hücrede kaldım, sıfır noktasını yaşadım, çayı bile üç ay sonra içtim. Ziyaretçim yoktu ama umudum vardı, bir gün çıkacağım ve hayatı yakalayacağım diye... Sait Faik Abasıyanık'ın yazdığı Firdevs Aylin Tez'in oyunlaştırdığı Son Kuşlar'da umut diyoruz. Bir anı defterimiz var, oyundan sonra rol alan mahkumlar düşüncelerini yazıyorlar. Anadolu'dan bir kadın mahkum şöyle yazmış; "20 yıl daha yatacağım için, çocuklarımın ziyaretini yasaklamıştım, unutsunlar beni diye... Bu oyun beni tekrar hayata bağladı, çocuklarımla görüşeceğim. Sağolasın Hoca" diye... Bu anı defterleri beş cildi buldu...

- Ne yapacaksınız bu beş ciltle?
- Bunlar mahkumların yazdıkları ve görülmüştür damgası olmayan yazılar... Bu beş cildi kitap haline getireceğim, fotoğraflarıyla birlikte. Ve bu kitabın geliri de Darüşşafaka'ya yetim çocuklara gidecek.

- Ne güzel...
- Mahkumun yazdığı bir anı, bir diğer çocuğun okumasına katkıda bulunacak. Bunu ölmeden yapmak istiyorum! Bu gönül işi... Bu oyunda kimse para almıyor.

- Oyunda da mahkum çocukları rol alıyor değil mi?
- Evet, Merve Sultan Elgür bu oyunda rol alıyordu, üç ay önce savcı olacağı kararı çıktı, bıraktı oyunu. Resul sinema bölümünü bitirdi, Volkan tiyatro bölümünden mezun. Son Kuşlar'ı iki yıldır oynuyoruz. Ondan önce mahkumlar kendileri rol alıyordu. Bu artık benim vedam... 62 yaşımdayım...

- Oyun sadece mahkumları değil, çalışanları da etkiliyordur...
- Tunceli'de oynadık. Bir hakime hanım vardı. Mahkumlarla oyunu seyretti ve finalinde çok ağladı. Savcı kızım Sultan'a sarıldı ve dedi ki; "Bundan sonra yargı yaparken bu oyunu hatırlayacağım" 180 bin mahkum var, hepsi görsün istiyorum bu oyunu. Esas kader mahkumları dışarıda kalan çocuklar, kadınlar. Ülkemin kadını çok zor durumda. Kocası hapse girdiğinde kendini, herkesten korumak zorunda. Kaderi onlar ve onların çocukları yaşıyor. Çok farklı şeyler yaşadım. Adam içerde, adamın kardeşi yengesine musallat oluyor. Bu çirkinlikler de var. O yüzden bu çocuklara sahip çıkmak önemliydi...

BABASI CEZAEVİNDEN ÇIKTI, KIZI SAVCI OLDU

- Gurur kaynağım dediğiniz Savcı Merve Sultan Elgün'den söz edelim isterim biraz da... Nasıl bir hikayesi var onun?
- Babası Buca Cezaevi'nde kalan mahkum oyuncularımdandı. Gala yaptık, aileler de gelmişti. Merve Sultan Elgün de kardeşi ve annesiyle oradaydı. Maltaya yani cezaevinin büyük koridoruna girdim. Yürürken iki kız çocuğu geldi elimden tuttu, biri "Turgay Baba dedikleri sen misin?" diye lafa girdi. "Biz okumak istiyoruz" dediler. "Tamam, sen kimin kızısın?" dedim, "Yogi'nin" dedi. Yogi'nin kalbi çok güzeldir. Şiir yazar, oyunculuğu vardır... "Ne olacaksın kız?" dedim. "Savcı" dedi!

- Neden savcı?
- İçeri girerlerken üst araması sırasında o dönemin cezaevi savcısı saçlarını okşamış onların. Hoşlarına gitmiş... O gün karar vermişti ve bunu dediğinde daha 12 yaşındaydı. Babasından izin aldık, Sultan'ı ve kardeşi Sare'yi aldım. "Hiçbir şeyine karışmayacaksınız" dedim... Sare de yüksek hemşirelik kazandı. Çok çalıştılar ama... Pikniğe giderdik kucaklarında test çözerlerdi. Hırs... Tutunmak zorundalar... Ve hukuk fakültesini kazandı. Okulu bitirip savcılık sınavlarına hazırlanmaya başlayınca ben neredeyse bunalıma girdim...

- Neden?
- Çünkü benim çocuklarım geçmişlerinden dolayı hayata bir sıfır yenik başlıyor. Kimileri yönetici oluyor, kimi başka pozisyonlarda görev alıyor. Çocukların geçmişleri bilindiğinde farklı davranmaya başlanıyor. Sultan sınavlara hazırlanırken, saçları ağardı, sarılık geçirdi. Çok sıkıntılar yaşadı. O sırada hep aklımdan şu geçiyordu; "Benden kaynaklı sıkıntı yaşar mı, babasından dolayı sıkıntı yaşar mı? Savcı olacak ama her şeyini araştırıyorlar. Kendi kendimi yiyordum. Ona da belli edemiyorum. Sınav bitti, başmüsteşar Kenan İpek "Seninle gurur duyuyoruz" dedi kızıma. O gün bütün dünya benim oldu. Bu çocuklar sıfırdan gelme...

- Babası şimdi ne düşünüyor?
- Cezaevinden çıktı tabii. Ve gurur duyuyor ama onun bir sözü ağırıma gider hep. Kızına dedi ki; "Ben sadece seni doğurttum kızım ama Turgay Baban sahip çıktı." Tüm çocuklarım ailelerine
gitsin istiyorum.