Hurşit Külter ve 'insan hakları' çetesi

Hurşit Külter ve 'insan hakları' çetesi
13 Ekim 2016, 10:19

Mahmut Övür / Sabah.com.tr

Türkiye son yıllarda sadece terör örgütlerinin açık saldırılarıyla değil, aynı zamanda içeriden ve dışarıdan medya ve sosyal medya üzerinden yürütülen ve tarihin en büyük algı operasyonlarıyla karşı karşıya. Dünün kıyma makinesinde yok edilen üniversite öğrencilerinin yerini bu kez yeni ve daha "tehlikeli yalanlar" almıştı.
Sadece FETÖ ve PKK'nın kapsama alanına girenler değil, eski merkez medyanın, solun ve liberallerin bir kesimi de bu koroya katılmış ve "Türkiye otoriterleşiyor"la başlayan, "DEAŞ'a destek veriyor"la devam eden ve "Devlet 90'lara dönüyor"la kara bir kampanya başlamıştı.
İlginçtir, gelinen noktada, terör, darbe, canlı bombalarla sonuç alamayan kirli akılların algı operasyonları da yüzlerine çarptı. Ne oldu biliyor musunuz? Önce DEAŞ yalanı, şimdi de "Devlet 90'lara dönüyor" yalanı çöktü.
Nasıl olduğunu anlatalım. Çok değil 5 ay önce, mayısta PKK'nın sivil uzantısı DBP yöneticisi Hurşit Külter'in gözaltında kaybolduğu iddiası ortaya atıldı. O günlerde yüzde 80 oy aldıkları ilçeleri bile "halk savaşıyla" ele geçirmek isteyenler arasında o da vardı ve devletle "savaşı"yordu.
İşin en vahim yanı ise PKK ve çevresinin bu iddiasını, eski merkez medya yazarlarının, İHD ve Mazlum-Der gibi sivil toplum örgütlerinin hiç itiraz etmeden sahiplenip kampanyaya dönüştürmesiydi.
Olay Meclis'e ve BM'ye kadar taşındı, ABD Başkanlık sözcüsü bile açıklama yaptı.
Devletin, ısrarla "Gözaltına alınmadı" demesi ne yazık ki işe yaramadı. İş büyüdükçe büyüdü ve "Hurşit Külter nerede?" sorusu her defasında Twitter'da trend oldu. Bu olay, devletin "eski devlet" olduğunu kanıtlamak için bulunmaz fırsattı.
Durumu en çarpıcı biçimde internette "Deli Gaffar" mahlasıyla yazan eski bir solcu anlattı:
"Beyaz Toros'ları görmüş bir kuşaktık, siyaseten ne kadar farklı düşünürsek düşünelimsonuçta bir vicdanımız vardı, Külter'in devlet tarafından öldürüldüğüne inandık."Gördüğünüz gibi milyonlarca insanı inandıran bir kampanya yürütülmüş ve başarılmıştı. Ama film, PKK-HDP hattının tarihi açısından şaşırtıcı olmasa da çoğu insan için şaşırtıcı bitecekti. Çünkü Hurşit Külter Kerkük'te ortaya çıkacak ve yaşadığını söyleyecekti:
"Beni gözaltına alan polisin elinden kaçtım, Kerkük'e geldim. İletişim olanağı olmadığı için kimseye haber veremedim." İnternet çağında Külter herkesin gözünün içine baka baka yalan söylüyordu. Sadece o değil, ona sahip çıkanlar da...
Son sözü yine solcu Deli Gaffar'a bırakalım:
"Anlaşılan o ki bu iş kendisinin de içinde bulunduğu birileri tarafından PKK/ HDP'yemevzi kazandırmak için tezgâhlanmıştır.
Külter vakası ve benzerleri sıradan dolandırıcılık hadiseleri değildir. Uzun uzun yazılıp irdelenmeleri gerekir. Bir kere yaşananlar organize bir cürme işaret etmektedir. Tüm bu tezgâhı bir adam kendi başına kuramayacağına göre bu iş farklı kesimlerden pek çok insanın olduğu bir ekipçe kurulmuş olmalıdır.
PKK/HDP yöneticileri, onlara bağlı basın yayın organları, Twitter ve Facebook'ta onların istihdam ettiği troller, Türkiye solunda PKK'ye angaje kimi isimler, imza işlerini pek seven akademisyen, yazar, aydın takımı ve hatta belki bizim 'özgür basın' diye okuduğumuz kimi yayın organlarının editörleri, yazarları.
Tezgâhın kapsamını asla bilemeyiz, ama çok büyük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Türkiye'nin bütün 'ciddi' yayın organları olayı adeta bir kampanyaya destek verir gibi 'heyecanla' haberleştirmiş, yabancı basın sayfalarca konuyu işlemiş, vaka HDP siyasetçileri tarafından ta BM'ye kadar taşınmıştır.
Demek ki karşımızda en masum duyguları istismar etmekte uzmanlaşmış bir çete vardır.
Buna bugünden sonra 'Türkiye'nin insan hakları çetesi' diyebiliriz."