Ali Bayramoğlu

Ali Bayramoğlu

10 Kasım 2015, Salı

Kasım’ın psikolojik sonucu...

Kasım 2015 seçimleri gerek AK Parti gerek ülke için Temmuz 2007 seçimleri kadar belirleyici oldu.
AK Parti'nin temsil ettiği ve taşıyıcı olduğu bir dönemin sonuna geldiğimiz, bu siyasi parti açısından inişin başladığı ve Türkiye'nin yapısal bir istikrarsızlık evresine girdiği tezleri tutmadı.

AK Parti etrafındaki muhafazakar seçmen kenetlenmesi, bu seçmenin hem değişim ve dönüşümün taşıyıcısı olarak gördüğü siyasi partiye, hem son 15 yıldır elde ettiği kazanımlara sahip çıkması Türk siyasetinin sosyolojisine dair açık ve belirleyici bir veri olarak karşımıza dikildi.
Haziran ve Kasım seçimlerini iki turlu tek seçim olarak kabul edecek olursak, AK Parti'ye ilk turda oy vermeyen seçmenlerin ezici çoğunluğu daha önce kendi hanesine yazılı seçmenlerdi. İkinci turda bu seçmenler partilerine geri döndüler, katılım oranı üzerinden yeni girdilerle siyasi iktidarın aldığı mutlak oy sayısını 23 milyon 673 bin kişiyle rekora taşıdılar. Türkiye'nin 62 ilinde birinci, diğerlerinde 2. Parti oldu.
Bu sonuçların, AK Parti'nin ulaştığı yüzde 50 oranının pek çok sonucu yanında, önemli psikolojik bir sonucu da var.
Bu sonuç, bu ezici başarının siyasi iktidarın, iktidar aktörlerinin üzerindeki baskıyı kaldıran bir işlev görecek olmasıdır.

Nasıl?

Kabul etmek gerekir ki, Türkiye 2013 baharından, Gezi olaylarından bu yana bir çalkantı içinde. Ardı ardına gelen, adeta 2 yıl süren bir seçim kampanyası ortamı, Tahrir-Taksim benzetmeleri, 17-25 Aralık'ta siyasi iktidara yönelik tam bir kuşatma ve darbe hamlesi, Erdoğan'ın diktatör, AK Parti'nin tahakkümcü ilan edildiği, siyasi gündemin bunlar üzerine oturtulduğu, AK Parti'siz ve Erdoğan'sız Türkiye hesaplarının yoğunlaştığı bir dönemden, bu dönemin ürettiği çalkantılardan söz ediyoruz.

AK Parti yönetiminin güven duyduğu, yakın bulduğu, üniversite gibi sivil taleplerini karşıladığı Gülen cemaatinin, yine AK Parti değerlendirmelerine göre bir tür taşeronluk üstlenerek yargı-emniyet güçleri üzerinden yasal kılıfa uydurulmuş bir darbe yapmaya kalkışması, Erdoğan'la birlikte ailesini hedef alması, bu ağır girişimin bir anlamda içeriden gelmesi siyasi iktidar açısından sadece siyasi değil, psikolojik sonuçlar da üretmişti.

En önemli sonucun "güvensizlik" faktörü olduğunu hissetmemek, görmemek mümkün değildir.
Darbenin bir numaralı hedefi olan Erdoğan'ın ne devlet ne çevresi ne teşkilatı tarafından yeterince uyarılmıştı. Darbeyi bastıran yine onun kararlı politikaları oldu. Ancak bu psikolojik faktörün etkisi de işin içine girdi.

Nitekim "güvensizlik" faktörü bir siyasi unsur olarak devreye girdi. Sistemin zayıf görülen duvarları bu çerçevede yeniden inşa edilmeye başlandı.
Bunun yolu, bir yandan "sadakat" ilkesine göre doku yenilenmesi, sadakat kurallarını ve testlerinin keskinleşmesi oldu. Sadaka arayışının liyakat ilkesinin önüne geçtiği anlar ve yerler oluşmaya başladı.
Diğer yandan tehlikeye ve tehlikenin geldiği cepheye karşı koşulların gerektirdiği tüm tedbirleri almak ayrıcalık, tehdit merkezli bir siyaset biçimine dönüştü.
Bu gelişmelere Gezi olayları döneminde başlayan sokak siyaseti, cumhurbaşkanı olmasından sonra Erdoğan ismi etrafında yapılan siyaset tartışmalarını, bu tartışmaların sürekli ihlal ve kriz gibi kavramlarla iç içe sokulmasını eklemek gerekir.
Bu gelişmelerin ve yol açtığı sonuçların Türkiye'yi her anlamda gerdiği muhakkaktır.
Son seçimler yüzde 49-5'luk oy oranıyla meşruiyetin sınırlarını tekrar çizmiş, ana dalganın itiraz, muhalefet, sokak siyaseti değil, AK Parti'nin iktidardaki varlığının ve projelerinin olduğunu göstermiştir.
Aynı zamanda böyle büyük bir başarı baskıların kalkmasını. Baskı karşısında zihin özgürleşmesinin ifade eder.
Yeni dönemde bunların işaretlerini görülecektir.

veya