Mehmet Sait Kılıç

Mehmet Sait Kılıç

16 Kasım 2016, Çarşamba

Sarıoğlan ve idam cezası

Temel komadadır. Yanında ise karısı hazır beklemektedir. Temel karısına doğru bakarak yarı baygın bir halde konuşmaya başlar:
"İlk işten kovulduğum zaman yanımda idin.
İflas ettiğim gün oradaydın.

Vurulduğum zaman ilk gözümü açtığımda seni gördüm.

Trafik kazası geçirdiğimde hastanede hep başucumdaydın...''

Karısı ''takdir edilmenin mutluluğunda'' tabii.

"Şimdi komadayım yine başucumdasın. Sonunda anladım ama, çok geç oldu; yahu sen ne uğursuz bir kadınmışsın''

Aynı bunun gibi ey AB;

Türkiye'yi komaya sokan veya sokmaya çalışan ''1960 Darbesinde'' tepemizdeydin.

''1971 Muhtırasında'' can damarlarımızda sen vardın.

''1980 Darbesinde'' zemini hazırlayan da darbeyi yapan da senin elemanlarındı.

''28 Şubat Post-Modern Darbesinde'' zaten baş roldeydin.

''27 Nisan e-Muhtırasında'' düğmeye sen basmıştın.

''17-25 Aralık Darbe girişiminde'' ve ''15 Temmuz Darbe girişiminde'' hep ''darbecilerin ve teröristlerin'' safındaydın.

Ne zaman bir uğursuzluk yaşasa bu ülke, yanı başımızdaydın.

Meğer ''sen ne uğursuz bir birlikmişsin'' böyle!

Bildiğiniz üzere AB son dönemde Türkiye'ye karşı eleştirilerinin dozunu iyice artırdı. Özellikle de ''HDP'li eş başkanların'' ve ''FETÖ-PKK yardakçılığı'' yapan Cumhuriyet gazetesi yazarlarının kodese tıkılmasından sonra haddini büsbütün aştı.

Neymiş efendim; TSK mensubu ve kamu personeli olan 100 binden fazla kişi görevden el çektirilmişmiş. Rektör atamalarının kontrolü ele geçirilmişmiş. Muhalif gazeteciler ve HDP'li vekiller tutuklanmışmış...

İyide sana ne demezler mi adama? Türkiye senin sömürgen mi?

Neyse...

Geçen gün Türkiye ile müzakereleri görüşmek için AB Dışişleri ve Savunma Bakanları Brüksel'de bir araya geldiler. Hatta toplantıda Avusturya'nın "Türkiye ile üyelik müzakereleri durdurulsun" çağrısını bile masaya yatırdılar. Türkiye hakkında ortak bir karara varılamasa da Avusturya'nın teklifi neyse ki reddedildi.

İşin ilginç yanı bu haddini bilmeyen heriflere en güzel yanıtı bizim Sarıoğlan verdi.

O da mı kim?

Hani ''Jaffa kekleri''yle büyüyen (Ülker üretiyor), evinde "çok iyi çalışan" Türk malı bir çamaşır makinesi olan, gazetecilerin "Çankırılı mısınız?" sorusuna "Kalfat" yanıtını veren ''Kalfatlı Sarıoğlan''dan bahsediyorum.

Geçmişin ''Londra Belediye Başkanı'', şimdinin ''İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson''dan yani.

Sarıoğlan, AB yetkililerine idam cezasını geri getirmeyi tartıştığı için "Türkiye'nin köşeye sıkıştırılmaması ve AB üyeliği konusunda Türkiye ile iletişimin her halükârda sürdürülmesi gerektiğine'' dair çarpıcı bir açıklama yaptı.

Aslında bıraksalar Sarıoğlan, AB'ye açıkça "Türkiye'nin idam cezasını geri getirmesine ve AB'ye girmesine izin verelim" diyecek de diyemedi işte. Sinyal çakmakla yetindi.

Tabii ki, Sarıoğlan'ın bu çağrısı, idam cezası AB normlarında yasadışı olarak kabul edildiği ve Türkiye'yi sonsuza kadar birliğe almama niyetinde oldukları için AB'yi son derece irite etti...

Gene bizim Sarıoğlan, Trump ''Amerika'ya turist veya göçmen Müslüman alınmasın'' dediği zaman ''sırf Trump ile karşılaşmamak için New York'a gitmeyeceğim'' demişti.

Ayrıca ''Trump'ın İngiltere'ye girişinin yasaklanması'' için de bir ''imza kampanyası'' başlatmıştı. 500 binin üzerinde İngiliz de bu kampanyaya destek vermişti...

Bu arada evvelki gün CB Erdoğan da AB'ye çok fena giydirdi...

Doğrusu hak etmişlerdi böyle bir okkalı zokayı.

Zira AB son dönemde hepten zıvanadan çıkarak ''benim teröristim iyi'' yaklaşımıyla FETÖ'ye, PKK'ya ve HDP'ye açıktan sahip çıkmaya başlamıştı.

Öncelikle Türkiye'nin Suriyeli ve Iraklı mültecilere verdiği desteğin ''15 milyar dolara'' ulaştığını ne yazık ki bu konuda ve vize muafiyeti gibi diğer konularda AB'nin Türkiye'ye verdiği sözleri tutmadığını hatırlattı Erdoğan.

Ardından da AB'den gelen müzakerelerin durdurulması çağrılarını eleştirerek, "Geç kaldınız, hemen kararınızı verin... Yıl sonuna kadar sabredelim, ondan sonra millete (referanduma) gidelim ayrıca idam cezasının geri gelip gelmemesine AB değil, milletimiz karar verecektir'' diyerek Osmanlı tokadını AB'ye haklı olarak aşketti.

Gene AB Parlamentosu Başkanı Martin Schulz Türkiye hakkında ileri geri konuşunca Erdoğan, ''Nesin sen? Türkiye adına ne zamandan beri karar verme yetkisine sahip oldun? Sen daha Türkiye'yi tanımamışsın. Şu terbiyesize bak 'Yaptırım uygularız' diyor, senin her yerin yaptırım olsa ne yazar?'' diyerek hem ayar çekti hem de haddini bildirdi.

Doğrusu yarım asırdır AB kapısında oyalanmaktan, bekletilmekten bıktık artık. ''İp inceldiği yerden kopsun'' ki biz de önümüze bakalım. ''Şanghay Beşlisi'' gibi alternatifleri değerlendirelim...

Öte yandan AB ülkesi olmak, AB'ye girip Avrupa ülkelerinin rızalarını kazanmak belki Ecevit veya Demirel zamanında bir anlam ifade edebilirdi.

O zaman ülkenin refaha ermesinin, kişisel ve toplumsal kalkınmanın gerçekleşebilmesinin tek kaynağının AB'ye girmek olduğunu düşünmek yerinde olabilirdi.

Devlet hastanesinde muayene olmak için 10 saat sıra beklendiği, Eczaneden beş ilacın ikisinin tonla para ödenerek bile zorla alındığı, suların akmadığı, devletin ''sosyal devlet'' olmaktan fersah fersah uzak olduğu dönemlerde her şeyin ilacını Avrupa'da aramaya şartlandırılmış bir halk olarak AB'ye girmek bizim için neredeyse hayatın anlamı sayılabilirdi.

Oysaki, hem ülke olarak ve hem de bireysel olarak gayri safi milli hasılanın ''eksiden artıya fırladığı'' bir gelişme ve ilerleme sürecinden sonra, yerli malları haftasında ''kısır ve kuru kayısı'' yediğimiz dönemlerden yerli malı denildiğinde aklımıza ''füze, tank, uçak, uydu'' gibi teknolojik yerli üretimlerimizin geldiği bir süreçte hâlâ ''AB'nin kapısında beklemek oldukça mantıksız'' zaten.

Biz ''postamızı koyalım'' da onlar bizim kapımızda beklesin...

veya