Mehmet Sait Kılıç

Mehmet Sait Kılıç

28 Kasım 2016, Pazartesi

AP son kararıyla rüzgara karşı şey etti

Adamın teki otelden çıkmış ve kapıdaki üniformalıya "Bana bir taksi çağır" demiş. Üniformalı adam sinirlenmiş ve "Ben amiralim" diye bağırmış adama.

Bunun üzerine adam sırıtmış; "O zaman bana bir gemi çağır" demiş...

AB ülkemize karşı ''Ben şöyle zenginim, böyle güçlüyüm, benim dediğim olacak'' diye dayılanınca Erdoğan da haklı olarak AB'ye; ''O zaman gönder bakalım mülteciler için söz verdiğin parayı. Ver bakalım vize muafiyetini! Bize öyle parmak sallayarak kuru sıkı artistlik yapma! Yoksa indiririm façanı aşağıya'' dedi...

İşin üzücü yanı, AP'nin 37'ye karşı 479 oyla almış olduğu ''müzakereleri dondurma'' kararıyla 2005 yılından beri ilk kez bir AB kurumu sürecin durdurulmasını talep etmiş oldu. Neyse ki AP'nin kararının bir kıymeti harbiyesi yok. Herhangi somut bir sonucu olmadığından bağlayıcı değil yani.

Zira AP'nin tek başına müzakereleri ''dondurma, askıya alma ya da durdurma'' yetkisi yok.

AP'nin bu kararı, AB Komisyonu'na Türkiye'ye karşı tavrın nasıl olması gerektiğine dair bir ''öneri'' sadece.

Buna rağmen 15-16 Aralık'ta Brüksel'de yapılacak AB Liderler Zirvesi, Türkiye-AB ilişkileri açısından büyük önem taşıyor.

Zira gerçek anlamda müzakerelerin dondurulması kararını sadece AB liderleri alabiliyor.

Öte yandan Almanya, İngiltere ve Fransa gibi dev AB ülkelerinin Türkiye ile müzakerelerin devamından yana olduklarını da unutmayalım. Bunun tasasını da varsın Avusturya çeksin.

Gerçekte AB, bırakın müzakereleri dondurmayı, ''Türkiye ile Gümrük Birliği'ni genişletme planlarından'' bile vazgeçmiş değildir.

Yani medyadaki tozu dumanı bir tarafa bırakırsak, Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği'ni genişletme görüşmeleri devam ettiği için aramızda dişe dokunur bir sorun yok aslında.

Eğer AB gerçekten Türkiye'ye karşı yaptırım uygulamak isteseydi Gümrük Birliği'ne darbe vuracak işlere imza atardı. Bu işlerin de her anlamda bizde karşılığı olurdu.

Zira böylesi bir adım doların ateşinin yükseldiği bir dönemde zaten kırılgan olan ekonomimize kötü bir darbe anlamına gelirdi. Ama AB, Türkiye ile arasındaki dengeleri sarsacak böyle bir adımı göze alamadı. Çünkü böylesi bir adım her iki tarafın da çıkarına aykırı.

Ama gelin görün ki, AB'nin atmış olduğu oltaya kendi başına var olamayan, hakareti eleştiri sanan çapsız Kemal yakalandı. Hele hele, "Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu tarihten bu yana yüzünü Batı'ya ve uygarlığa dönmüş bir ülkedir. Bir kişiye, bir kişinin söylemlerine kızıp, 80 milyonluk bir ülkeye yaptırımlar uygulamayınız. Bu, bir halkı cezalandırmak olur" şeklindeki zavallılığın dibine vurduğunu gösteren cümleleri içler acısıydı. Haçlıların yanında saf tutması Kemal Kılıçdaroğlu'na bile yakışmadı.

Hazret hiçbir geçerliliği olmayan bu öneriyi bizim AB'den çıkarılmamıza dair bir karar olarak algılamış olsa gerek ki, anında küçük Emrah moduna girerek milletin gözünün önünde AB'ye ''ne olur bizi bırakmayın'' diye celladına aşık mağdurlar gibi ağlayıp zırladı.

Haa bir de AP, Lozan Anlaşması hakkında Türkiye'de yapılan açıklamalardan duyduğu endişeyi dile getirince Kılıçdaroğlu bu konuda hemen ''Sen Lozan'ı tanımıyorsan biz de seni tanımıyoruz'' diyerek Erdoğan'a laf dokundurmayı da ihmal etmedi.

Konumuza devam edecek olursak, AP'nin almış olduğu karar öneri niteliğinde olsa da AB için siyasi değeri yüksek bir karar.

Zira AB, Türkiye aleyhine alınan bu karar ile; Ülkemize yönelik dayatmacı politikalarını sürdürecek. Ayrıca kendi kamuoyunu "demokratikleşme için yaptırımlar" lafazanlığı ve görüntüsüyle rahatlatacak. Bir de Türkiye ile işbirliği halindeki AB liderlerine yönelik tepkileri törpülemiş olacak.

Anlayacağınız AB, bu kararla iç kamuoyuna yönelik politikasında zart zurt işlere yarayacak bir koza sahip olmuş oldu.
Sonuç olarak; AB ile Türkiye'nin arasında gerçekte çok da büyütülecek bir sorun yok. Aramızda sorun gibi gözüken ama gerçekte çokta önemi olmayan yapay sorunlar var yalnızca.

Kaldı ki, ülkemizin elinde ''Şanghay İşbirliği Örgütü''ne girmek gibi, ''mültecileri topluca AB''ye göndermek gibi, ''Rusya ve Çin ile askeri'' anlamda yakınlaşmak gibi ve ''İslam Ülkeleri Birliği'' kurmak gibi kozlarımız varken AB'nin gerçek anlamda bize yaptırım anlamına gelebilecek Gümrük Birliği kozunu oynaması ''rüzgara karşı işemek'' anlamına gelir ki sonuçta olan yine kendisine olur.

Diğer yandan yıllardır AB ile Türkiye arasında karşılıklı bir tiyatro oynanıyor: Biz, Yeni Türkiye sürecine girdiğimizden beri aslında girmeyi hiç istemediğimiz halde AB'ye girmeyi çok istermiş gibi yapıyoruz... AB'de almaya hiç niyetli olmadığı halde "Türkiye, kriterlere uyarsa sanki alacakmış" gibi yapıyor.

AB'nin gerçek niyetini çok net gösteren bir fıkra:

Yıllar önce Finlandiya eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari Viyana'da Türkiye'nin yarım asırlık AB üyelik serüveniyle ilgili şu fıkrayı anlatmış:
- AB kapısındaki ilk adaya soruyoruz, ''ilk atom bombası ne zaman atıldı?''

- ''1945 yılında...''

- Tamam bildiniz, içeri buyurun.
- İkinci adaya soruyoruz, ''ilk atom bombası nereye atıldı?''

- ''Hiroşima'ya...''

- Tamam siz de bildiniz, içeri buyurun.
- Türkiye'ye soruyoruz, ''atom bombasının atıldığı Hiroşima'da kaç kişi öldü ve ölenlerin isimlerini alfabetik sırayla söyleyiniz...''

Yani durum oldukça komik…Hatta bir çok ülkenin de dikkatini çekecek kadar…
Oysaki Avrupa Birliği'ne alınmak için yalvarıp kıvrandığımız dönem artık çok geride kaldı.

Hem bizi AB'ye almaya niyetlerinin olmadığını anladığımızdan hem de artık Avrupa Birliği'ne girebilmek için çok da geçerli sebeplerimiz olmadığından eski isteğimizi kaybettik.

Hadi eskiden Avrupa ülkeleri teknoloji ve şehircilik bakımından daha gelişmiş ve lüks bir görünüme sahipti.

Avrupa'ya gitmek veya orada okumak bir ayrıcalıktı. Eğitim, sağlık, ekonomi ve adalet sistemi bize göre çok daha fazla gelişmişti.

Halkın refahı, ulaşımı, çalışma ortamı, gezilecek yerler her biri çok özenilecek özellikleriydi. Ama artık yeni Türkiye'deyiz. Ulaşım, şehircilik, kalkınma, eğitim, sağlık, belediyecilik, bireye verilen her alandaki hizmet ve hatta teknoloji alanında batı dünyasına dudak uçuklatacak reformlar gerçekleştirdik.

Yani artık AB'ye girdiğimizde kazanabileceğimiz ayrıcalıkların bir çoğunu gündelik hayatta yaşıyoruz.

İşin aslı, biz AB'nin kapısında değiliz, AB artık bizim kapımızda. Yalnızca senelerdir kapılarında beklettikleri bir ülkenin 14 sene zarfında bu kadar gelişme konusunda depar atmasını hazmedemediler o kadar.



veya