Mustafa Taha Dağlı

Mustafa Taha Dağlı

04 Nisan 2016, Pazartesi

ERDOĞAN'IN ZİYARETİNDEN NE UMDULAR NE BULDULAR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington'a giderken, türlü türlü planlar yapıldı.
Ancak ortaya çıkan manzara, plan sahiplerinin üzerine yıkıldı.
Bir kez daha gördük ki evdeki hesapları çarşıya uymadı.

"ABD Başkanı Obama, Erdoğan'la görüşmeyecek" dediler.
Beyaz Saray "görüşme olacak" diye açıklama yaptı.

Anlamadılar, "olsa olsa ayaküstü selamlaşırlar" dediler.
Görüşme oldu, hem de baş başa, Beyaz Saray'da. Üstelik yaklaşık da bir saat sürdü.

Ancak Paralel tetikçiler, pes etmedi.
Erdoğan'ın Brookings Enstitüsünde programı vardı.
"o programa katılmak için ricacı oldu, devreye aracılar soktu" dediler.
Enstitü açıklama yaptı, hepsini yalanladı.

Durmadılar, "Erdoğan enstitüde konuştuktan sonra soru-cevap kısmına katılmayacak" dediler.
Bir kez daha yanıldılar, konuşma bittikten sonra Cumhurbaşkanı, soruları aldı, her soruya da yanıt verdi.

"Amerikan basınının karşısına çıkamaz" dediler.
Çıktı hem de CNN International'e hem de dünyaca ünlü operasyon gazetecisinin karşısına çıktı.
Amanpour, tıpkı daha önce rahmetli Yaser Arafat'a yaptığı gibi, Mısır'da Mübarek devrilirken Tahrir'de Müslüman Kardeşler üyelerine yaptığı gibi, Gezi'de yaptığı gibi, provokasyona kalkıştı.
Cumhurbaşkanı eğip, bükmeden, hepsine net cevaplar verdi.

Musevi heyeti de geldi, Erdoğan'ın yanına, ziyarette bulundu.
Paralel tetikçiler, "İsrail'e yanaşıyor" diye manşet attı.
Oysa Cumhurbaşkanı o görüşmede Musevi temsilcilerine Mescid-i Aksa ayarı veriyordu.

ABD yönetimi deyince üç isim akla gelir.
Başkanı Obama, Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Dışişleri Bakanı John Kerry.
Üçü de Erdoğan'la görüştü.

Amerika ziyaretinin belki de en önemli gündem maddesiydi, terör konusu.
PKK-PYD meselesi o görüşmelerde masaya yatırıldı. Cumhurbaşkanı, Türkiye'nin terör örgütleri konusundaki önceliklerini bir kez daha yüz yüze dile getirdi.

Ama ziyaret öylesine manipüle edildi ki, Türkiye'nin terör örgütü gibi bir problemi yokmuş da durduk yere gazeteciler hapse atılıyormuş, böyle bir manzara çıkarılmayı çalışıldı.

Cumhurbaşkanı'nın her programında basın özgürlüğü konusu gündeme getirildi.
Biz PKK-PYD, DAEŞ, terör dedikçe, onlar basın özgürlüğü demeye başladı.

Nitekim Obama, Erdoğan'ın yüzüne söyleyemediklerini arkasından söyledi. Nükleer zirvenin basın toplantısında kendisine Türkiye'deki basın özgürlüğü soruldu, "endişeliyim" yanıtını verdi.

Bunu kimler için söyledi, elbette Can Dündar için.
Amanpour da ısrarla onu sormuştu, Cumhurbaşkanı da defalarca izah etti, "casusluk ayrı gazetecilik ayrı" diye. Hatta şu soruyla yanıt verdi, "Casusluk basın özgürlüğü müdür, bana bunun cevabını verin" dedi.

Elbette değil, bunu da en iyi Amerikalılar biliyor.
Sayısız örneği var bu konunun.
Ama ben 11 Eylül ile ilgili olanından emsal vereyim.
Pierre Henri Bunel, NATO istihbaratçısıydı, 1998'de bilgi sızdırmaktan içeri atıldı.
3 yıl hapis yattıktan sonra çıktı, yazarlığa başladı. O sırada 11 Eylül saldırıları gerçekleştirildi, dünya El Kaide ile tanıştı.
Bunel ise bir kitap yazıp, "El Kaide, Amerika'nın ürünüdür" dedi. 11 Eylül'deki Pentagon'a yönelik saldırı iddiasını da inandırıcı bulmadığını söyledi.
İşte o an Amerika bir kez daha devreye girdi, bu adam için.
Pentagon, ne casusluğunu bıraktı, ne vatan hainliğini.

Şu bir gerçek ki Amerika, kendi ulusal güvenlik çıkarları adına gazeteci, akademisyen, yazar, bürokrat, aktivist tanımaz. Kim olursa, ulusal güvenlik çıkarına aykırı davrandı iddiasıyla, o kişinin hayatını karartır.

Ama kimse bunu sorgulamaz.
Aynı Amerika, Türkiye'de gazeteci kılığında, ülkenin istihbarat birimine pusu kuran casuslar tutuksuz yargılanıyor diye de kıyameti koparmaya kalkar.

veya