Mustafa Taha Dağlı

Mustafa Taha Dağlı

25 Temmuz 2016, Pazartesi

TERÖR, DARBE, KATLİAM O HALDE “OHAL”

Terör saldırıları, darbe girişimleri, katliamlar.
Hepsi son bir yıllık sürece sığdırıldı.
Öncesi de var ancak en tehlikeli, en vahşisi bu son dönemde cereyan etti.

15 Temmuz'un üzerinden günler geçti, izler kalıcı, travması taze, etkileri devam ediyor.
Süreç riskli ve tehlikeli.
Ortada bir darbe girişi ve katliamlar var.
Faillerin görünenleri tespit edildi, yakalandı.
Bir de arka plandakiler var, yeni bir girişim olur mu, olursa nereden olur, nasıl olur, tüm bu sorulara tek tek yanıt arama çalışmaları yapılıyor.

Yapılan işin özeti, halkın güvenliği, demokrasinin korunması, aslında sadece ve sadece olması gereken şey, yani doğal hak, saldırıya uğrayanın kendini savunma ve koruma hakkı.

Olağanüstü hal işte bu demek.
Peki ne demek değil?
Savaş hali, seferberlik, sıkı yönetim, sokağa çıkma yasağı, özgürlüklerin kısıtlanması, yolların kapatılması, hayatın durması değil.
Bu asla ve asla değil.

Olmadı bunlar, oldu elbette, 80 öncesi ve hatta sonrasında, 70'lerde de öyle, ilk darbeyi aldığımız 60 sonrasında da öyle.

Amerika'da var mı var, yapılıyor, polis siyahileri öldürüyor, siyahiler ayaklanıyor, o ayaklanmayı bastırmak için sokağa çıkma yasağıyla birlikte olağanüstü hal ilan ediliyor.

Almanya'da var mı var, bir bina yıkılıyor, yıkıma direnenleri püskürtmek için olağanüstü hal ilan ediliyor.

Fransa'da var mı var, terör saldırıları oluyor, terörle mücadele için olağanüstü hal yasası çıkarılıyor, olağanüstü hal ilan ediliyor ama ona rağmen yeni terör saldırıları oluyor, olağanüstü hal 6 ay daha uzatılıyor.

Mesela İsrail'e bakalım.
Filistinlilerin intifada çıkarma ihtimaline karşın olağanüstü hale geçiliyor. İsrail Başbakanı Netanyahu bunu Kasım 2014 ve Eylül 2015'te, iki ayrı süreçte gerçekleştirdi.
Zaten Filistinlilerin intifada olasılığına karşı her gün her saat, olağanüstü hal görmek mümkün, o topraklarda.
İsrail halkı, devletinin aşırı saldırganlığı nedeniyle zaten otomatik olarak olağanüstü hal psikolojisiyle yaşıyor.

Türkiye'de 3 aylık olağanüstü hal, bu verdiğimiz örneklerin hepsinden ama hepsinden çok daha alt seviyede.
Sokağa çıkma yasağı ya da halkın özgürlüğünün kısıtlanmasına dair hiçbir yaptırım yok.
Oysa Fransa'da yasayla birlikte uygulamaya geçirilen ve süresi bittikçe uzatılan olağanüstü halin yaptırımları içerisinde polisin, şüpheli gördüğü camileri kapatma yetkisi var. Ya da devletin, gerekli durumlarda interneti, iletişim araçlarını kapatması, özgürlükler anlamında kısıtlama yapma hakkı bulunuyor.

Türkiye'de bu yaptırımlar yok, mesele sadece halkın güvenliğine dayalı. 3 ay içerisinde, tüm tehdit unsurlarının ortadan kaldırılıp, yeni bir saldırı ihtimalinin akıllara bile gelmemesi hedefleniyor.

Bu işin bir ekonomik boyutu var. Olağanüstü hal akla hemen alt üst olabilen bir ekonomiyi getiriyor.
Terör saldırıları, darbe girişimleri, katliamlar bunlar olurken, ekonominin de çatırdaması gerekiyor. Zira saldıran tarafın en büyük amaçlarından biri ekonomiyi alt üst etmek aslında ekonomik kriz, bunca badirenin doğal sonucu olarak da karşımıza çıkması gereken bir felaket.

Çok şükür olmadı, çıkmadı. Zaten darbe girişiminin başarısız olmasının başında da Türkiye'nin güçlü ekonomik yapısı bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.
Unutulmamalı ki sadece ekonomisi, lideri, özgüveni yüksek olan ülkelerde darbe girişimleri püskürtülebilir.
Çünkü kaybedecek çok şey var, hayat, demokrasi, özgürlük ve ekonomi.

Tüm bu güç dengeleri, Türkiye'de lider öncülüğünde pekişince, darbe bastırıldı. Ancak tehlike devam ediyor. Hayatı, demokrasiyi, özgürlükleri ve ekonomiyi korumak için de güvenlik nedenli olağanüstü hal uygulanıyor.

O yüzden hiç kimse olağanüstü hal üzerinden siyaset yapmaya kalkmasın. Olağanüstü hali felaket senaryosu olarak ortaya çıkarmaya çalışanlara asla itibar edilmesin, şu unutulmasın ki, felaket senaryolarını ortadan kaldırmak için olağanüstü hale geçilmiştir.

veya