Mustafa Taha Dağlı

Mustafa Taha Dağlı

17 Ekim 2016, Pazartesi

Musul Dengeleri

DAEŞ terör örgütü 3 yıl önce Suriye ve Irak'ta yapılanmaya başladığında iki ülkenin de kuzey bölgelerini kendisine hedef seçti.
Bu bölgeler hem enerji rezervlerinin hem de su kaynaklarının bulunduğu alanlardı.
Bir diğer dikkat çekici detay da DAEŞ'in hedef aldığı yerlerde nüfusun çoğunluğunun sünni olmasıydı.

2014'ün başlarında Irak'ta Bağdat'ın kuzeyinde Sünni üçgeni olarak bilinen Anbar'a bağlı Tikrit ve Felluce kentleri DAEŞ işgaline girdi.
Mayıs ve Haziran aylarında ise Musul işgal edildi.
Terör örgütü yapılanmasının Suriye ayağında ise Rakka kentine yöneldi.

Tikrit ile Felluce ardından da Musul. DAEŞ bu şehirlerden hemen sonrasında ise gerçekleştirmedikleri bir işgalin çağrısını yapıp, "Bağdat'ı, Basra'yı alacağız" dedi.
Yani Şii'lere yönelik bir tehdit savurdu.
İşte bu aşamada İran'dan başta dini otorite olmak üzere bir çok merci, Şii gençleri silahlandırıp, Bağdat ve Basra'daki türbeleri koruma fetvası verdi.

Musul'u bir gecede DAEŞ'e teslim eden Irak ordusunun bağlı olduğu Bağdat hükümetinin başbakanı Nuri Maliki, İran'dan gelen askeri yardım talebini hemen değerlendirmeye aldı.

Suriye'de Hizbullah ve İranlı militanları muhaliflerin üzerine salan Devrim Muhafızlarının komutanı Kasım Süleymani bu süreçte Suriye-Irak arası mekik dokuyarak, Irak'taki silahlı Şii yapılanmasını organize etti.
Kısa sürede Irak başta olmak üzere Afganistan, Pakistan, Yemen gibi ülkelerden getirilen Şii gençler, silahlı eğitime tabi tutularak Irak'ta görevlendirildi.

Bugün Sünnilerin kabusu haline gelen ve DAEŞ'in Şii versiyonu olarak adlandırılan Haşdi Şabi militanlarının yapılanması o süreçte başladı.

DAEŞ, sünni bölgeleri hedef alıp, Şii'lere tehdit savurduktan sonra İran Irak'taki askeri faaliyetlerinde vites yükseltip, DAEŞ'le mücadele operasyonlarına katıldı.

Irak ordusuyla birlikte Haşdi Şabi militanları, Musul'dan önce Tikrit ve Felluce'yi kurtarma harekatlarına girişti. Bu operasyonlarda mezhepsel farklılıkları ön plana çıkaran ve mezhepsel güdülerle saldırganlık yapan Haşdi Şabi militanları, bir çok Sünni aşiretin tepkisine yol açtı.

Hatta durum öyle bir noktaya geldi ki Şiilerin agresif eylemleri, bazı Sünni grupların, DAEŞ'e kaymasına neden oldu.

DAEŞ ve Şiiler arasında tercihe zorlanan Sünnilerin feryadı, Tikrit ve Felluce'de bastırıldı, duymazlıktan gelindi.

Musul operasyonu için de aynı kaygılar var. Hatta daha da kötüsü. Çünkü Irak'ın kuzeyindeki Araplar da, Kürtler de ve Türkmenlerin büyük bölümü de sünni.
Musul'a yönelik harekata Şiilerin mezhepsel intikam çağrılarıyla katılması, bölgenin bütün denklemini alt üst edecek boyutta.

Türkiye işte bu meselenin farkında o nedenle Musul terk edilmedi. Operasyona katılan tek Arap sünni grup olan Haşdi Vatani ya da Ninova Gönüllüleri olarak bilinen grup, Başika'da Türk askeri tarafından eğitilerek cepheye gönderildi.

Türkiye bu süreçte Musul'a yönelik tasarruflarından geri adım atmadı. Operasyona katılmasa da eğittiği gruplar cephede yer alıyor, bununla birlikte ABD ve İran güdümündeki Bağdat hükümetinin tehditlerine kulak bile asılmadı, Türk askeri Kuzey Irak'taki görevine devam ediyor.

Çünkü işin içinde mezhep çatışmasının dışında bir de PKK-PYD terör tehlikesi var. Üstelik tüm bu terör örgütleri, bir başka terör örgütü olan DAEŞ'le mücadele gerekçesiyle bizim hem Suriye hem de Irak sınırlarımızda cirit atma olanağına sahip olacaklar.

Zira mesele sadece Musul'dan ibaret değil tüm bu saydığımız tehditler Musul'dan sonra yarın öbür gün bir diğer DAEŞ işgalinde tutulan Rakka kentine yönelik kurtarma operasyonun da da karşımıza çıkacak.

İşte mezhep savaşı, terör örgütleri yapılanması gibi bu tehditleri dünden fark edip bugün için harekete geçmek ve yarının planını yapıyor olmak hem Suriye hem Irak hem de sınır güvenliğimiz adına hayati önem arz ediyor.

veya